Heyecanlı ve güzel sabahlarda odamı aydınlatan ışık ile uyanıp, pencerenden dışarıya baktığımda denizin üzerindeki parçalı bulutlar ve bulutların arasından sızan güneş ışığının fotoğrafını çekerek güne başladığım günlerdi… Daha bir yıl bile olmadı..
Ne yapılacak işlerin biriktiği, ne herhangi birşeyi kafama taktığım, ne de herhangi bir savaşı kaybedeceğime ihtimal verdiğim zamanlardı… Sabahları okula gidiyor, insanların gülümseyen bakışları ve yorumları ile motive oluyor, akşamüstleri önemli bir proje için çalışıyor, akşam bilgisayar başından insanlara görevler veriyor, işler bitiyordum… Geceleri ise en sevdiğim zamanlardı… Karakterime etki eden o yazarın yeni yazdığı kitabı defalarca okuyor ve her okuyuşumda yeni notlar alıyordum… Her okuyuşumda karakterime yeni etkileri oluyordu, en güzel yanı ise bu etkilerin gözle görülebilmesi idi…
Kalabalıkları seviyor ama insanlardan kaçıyordum, ne de olsa bana en büyük sevgi ve en büyük nefret kaynağını yaşatanlar hep insanlardı… Belki de bu yüzden her sabah heyecan içinde okula doğru yola çıkıyor, her akşam koşarak evime gidiyordum…
“…Alparslan; dün pencereden zaferler kazanmış ordusuna bakmış ve ‘beni kim durduracak’ demişti… İşte şimdi bir hançer darbesi yüzünden acı içinde can veriyordu…”(-Semerkant romanından alıntı)
Kendine güvenin fazlasının zarar olduğunu düşünürsek, ben zarar olan kısma geçmiştim… Dinlenirken bile birşeyler yapıyordum… İnsanların yanında açılmasından korkacağım konu yok gibiydi, ne de olsa daha dün gece savaş stratejilerinin günlük hayata uygulanmasından kimbilir bölümü okumuştum…
“…Rüya içinde rüya görüyordum…” (-Yoksulluk İçimizde kitabından alıntı)
Başıma kötü bir olay gelmeyegörsün, “eğlence başlıyor” diyordum… Zira, hayatın dertleri daha iyi yaşamak için bilinçli olarak ortaya çıkardı, ve ben o sorunu aştığım takdirde ileride daha zoru daha kolay gelecekti… Savaşmak, hayat felsefemdi ve hayatı yaşanabilir kılan bir unsurdu…
“…İnsanoğlunun yaşamı bir savaştır…” (-Eski Ahit’ten alıntı)
İşte bu günlerin birinde, şuanda üstü kapalı anlatmak zorunda olduğum için kahrolduğum, bir şey çıktı karşıma… Daha doğrusu, o zamanlar şimdi farketmediğim neleri atladım, kimbilir… İşte onu da, diğer pek çok şey gibi önemsemedim… Ne de olsa bir şeyi istersem ben savaşmalı ve elde etmeli idim, kendiliğinden olanın bir kıymeti yoktu…
“Bedava olana değer vermeyin…”(Robert Greene)
Yalnız diğerlerinden farklı olarak bu, farkedilebilir olmaya çalışıyordu ve başarılıydı da… Gittikçe benim içine girmek istemediğim, ancak zorla içine çekildiğim bir savaşa itildim… Savaşa girmek istemememin tek nedeni, zaferden bile elde edecek kıymetli birşeyim olmadığını düşünüyordum…
“Kazanacağınızı bildiğiniz savaşa girmeyiniz…” (Taekwon-do Felsefesi)
Üzerinden bir zaman geçti… Artık işlerim başımdan aşkındı, geceleri uyuyacak vakit yoktu, savaşacak vaktim de yoktu… Kendine güvenimi bir süreliğine rafa kaldırmıştım, zira onu yüzlerce insanın karşısına çıkacağım zaman kullanacaktım… Hayatımın en yoğun zamanlarını yaşarken zaman benim için hızlı geçmişti, ancak anlaşılan bu zaman içinde artık içine çekilmek istendiğim savaşa çoktan girmiş ve dikkat etmeden yaptıklarım aleyhime işlemişti… Öyle ki, uzun zamandır ilgilenmediğim bu konumda ‘durumum nedir’ şaşkınlığı ile yaptığım bir hareket savaşta beni geriye düşürmüştü… Artık istesem de uygun cephe yakalayamayacaktım..
“…Uyuyor taklidi yapan birini uyandıramazsınız…” (Kızılderili Atasözü)
Normalde savaşmadan dahi galip bir konumda iken nasıl yenik duruma düşmüştüm anlamadım… Bundan sonra savaşa devam etmemin en büyük nedeni ise kazanma hırsı oldu… Çünkü, insan psikolojisinin bir ürünü olarak, geçmişte benim olan birşeyin şimdi de benim olduğunu kanıtlamak ve kendime güvenimi sürdürmek istiyordum…
“…Çok istiyorsan alamazsın, umrunda değilse senin olabilir…”(Abdullah Reha Nazlı)
Arada uzun bir boşluk yaşandı, savaşın geçici ateşkesi bittiğinde artık cephelere dönülmüştü… Cepheye tekrar dönülene kadar arada önemli bir savaşı kaybetmiş, pek çok ufak savaşı kazanmış ancak yine de yaşadıklarından alması gerekeni almış biri olarak cepheye geldim… Artık bu savaşı kazanmak, birinci amacımdı ve bu savaşın kazanılması uğruna pek çok savaşa girmeyecektim…
İlk gün yaşanan bir olay, kendimi o kadar iyi hissettirdi ki, savaşmanın kolay ve riskli bir yönünü seçerek bu savaşı bir anda bitirevereceğim hayaline kapıldım… Yaptığım bu riskli hareket karşı tarafa kontrol edebileceğim iki seçenek sunuyor ve geçmişte cepheden uzak duran birini zorla savaşa davet etmiş oluyordum… Seçeneklerden biri beni zora koşacak da olsa en azından kontrol edebileceğim bir yerde savaşa girmiş oluyorduk…
“Çarpışmaları kaybedin ama savaşı kazanın…” (Robert Greene)
Ne zaman ki bir yere bomba bıraksam, hemen oradan uzaklaşırım… Bunun bir yansıması mutlaka olur, ancak bomba bırakılan yerde ben olmadığım için benim birşey düşünmeme gerek kalmaz, bu da benim başka savaşlarla da ilgilenmemi kolaylaştırır… Bombayı bırakmamdan patlayana kadar geçen süreyi kullanmış olurum…
“Diğerlerinin sizin dağıttığınız kartlarla oynamasını sağlayın…” (Robert Greene)
Kazandığım savaşlar grurum, kaybettiğim savaşlar tecrübemdir… Bitmeyen savaşlar ise kabusum… Savaşlar öyle ya da böyle bitsin diye uğraşırım… Bu yüzündendir ki, günlerce bir savaşın nasıl biteceğinden ötürü düşüneceğime, bir şekilde bitirip yoluma devam etmek isterim… Yaptığım son riskli hareketi bu şekilde açıklıyorum; “düşünmek istemedim”…

