Birinci Meselem
H
Bilgisayar demem mesela, televizyon demem… Işıktan bahsederim ama lambalardan bahsetmem… Her nedense tüm yazılarım sanki birkaç yüz yıl önce veya birkaç yüz yıl sonra okunduğunda da anlaşılacak gibidir, tabi anlaşılmasını istediklerim…
Bu, gerekli idi ama yukarıdaki gibi gereksiz paragraflar da koymam aslında, aslına bakarsanız okuyucuyla konuşur gibi de olsun istemem yazılarımı… Hele böyle savunmaya geçermiş gibi…
Tüm bu giriş cümleleri tek bir anımı anlatmak içindi…
Günün birinde bir yazımda bilgisayarda oynanan bir futbol oyunundan bahsedeceğimi söyleseler inanmazdım, ama evet, konuma tam da uyan bir başlangıç konusu… Lisede bir arkadaşa o zamanların meşhur futbol oyununda oyuncuların özelliklerini değiştirebildiğimi fark ettiğimi söyledim. Heyecanla anlatıyordum çünkü hayali takımımı oluşturacak ve özelliklerini tam da oldukları gibi oyunda aynen oluşturacaktım. Bana, bunu zaten bildiğini hatta her zaman oynadığı takımdaki oyuncuların tamamının özelliklerini en yüksek seviyeye getirdiğini, önüne gelen takıma atabildiği kadar gol attığını söyledi… Her maç inanılmaz farklı skorlarla bitiyormuş…
Bundan ne keyif aldığını sordum… Sahi… Bir insan bundan ne keyif alır?
Yumurtayı balyozla kırmak diye bir deyim vardır ya hani… Bir insan zaten güçlü olanının kazanmasından, kazanması doğal olandan nasıl keyif alır?
Benim hayatımın en büyük meselesi olan bu mesele aslında tam da burada başlamadı belki ama giriş için güzel bir örnek…
Bu hikaye yine benzer bir konu olan futbol ile şu satırları yazdığım güne kadar devam etmiştir…
İlkokuldan beri tarih dersleri alırız… Savaşlarda her zaman bizim ordumuzdan sayıca üstün Bizans vs. ordularıyla savaşıp galip geldiğimizi okur, bununla da gurur duyarız… Hatta hiçbir zaman sayıca üstün ve zaten kazanacak güçte olduğumuzu okumak istemeyiz, mi acaba?
Ben şahsen üstün olduğum kişiyi düşman bellemekten, kazanacağımı bildiğim savaşa girmekten, düşmanımda olmayan silahı kullanmaktan utanç duyarım…
Yazıyı burada bıraksam eminim kendilerinden bahsettiğimi anlamayacak olanlar yazının buraya kadar ki kısmından belki de etkilenebilirler, hatta bazıları kendilerinin de böyle olduğunu iddia edebilir…
“Her devrin adamı” diye bir deyim vardır, bahsettiğim kişilerin bir kısmı bunlardır…
Böyle kişileri gündemde övülmesi popüler olan bir şeyi överken görürsünüz… O günlerde bir kişi çıkıştadır, birisi harika bir başarı elde etmiştir veya bir şey yükseliştedir… Gündemlerinde illaki bunlardan biri vardır…
Yine aynı kişileri her zaman kaliteli, başarılı ve ya lider olmuş, o an için popüler olmasa bile her zaman iyi olan şeylerin takipçisi olarak görürsünüz… Bir araba markası, yıllardır eskimemiş bir şarkıcı veya adı geçtiğinde herkesin saygı duyduğu bir kitap… Herhangi biri olabilir…
Bu kişileri hemen ayırt etmenin bir yolu da yüksekten düşenlere taş atmalarıdır… Bir şey insanların gözünde yüksek bir kademedeyken birden popülerliğini yitiriyorsa bir tane de bunlar vuracaktır…
Bu kişilerden birinin komik olan bir espriyi kendisininmiş gibi pazarlaması, korsan ürün kullanmakla övünmesi veya hırs anlarından birinde gözünün kararıp yakınlarını kırması sizi şaşırtmasın…
Futbol ile ilgileniyorlarsa illa ki üç büyükten birini tutarlar (çünkü kazanma şansları yüksektir), kazandıklarında çok sevinirler (çünkü tutma amaçları budur) ve kendi başarısıymış gibi sevinirler (çünkü diğer takımları tutanlar en güçlü olanın yanında olamayacak kadar aptaldır ve kendileri kazanan tarafta olarak doğru tercih yapmış ve haklı çıkmıştır)…
Her serbest bırakıldığında güçlünün tarafına geçenin bir karakteri olduğundan söz edilebilir mi?
Aynı kişilerin geçmişlerine de inebilirsiniz…
İlkokulda kavgalarda genellikle yenilmiş olabilirler, esprilerine gülünmemiş de olabilir… Belki bir keresinde yalnız veya güçsüz kalmıştır… Veya başına art arda kötü olaylar geldiyse bundan sonra hep kazanan tarafta olmaya kendisinin bile bilmediği içgüdüsel bir yemin de etmiş olabilirler…
Yukarıdakilerin hepsinin başıma geldiği de oldu ama her nedense balyozla yumurta kırmaktan keyif alanlardan değilim, bir tek dokunuşla tüm domino taşlarının yıkılmasından keyif alanlardanım… Güçsüz takımların en zengin takımlara kafa tutuşundan keyif alanlardanım… Tarihte hiçbir savaşa üstün girmemiş olmamızdan keyif alanlardanım…
Taekwondo sporunun “kazanacağını bildiğin savaşa girme” felsefesini benimseyip, Sun-Tzu’nun savaş sanatındaki en az güçle en büyük orduyu yenecek aklı kullanma düşüncesini uygulayanlardanım…
“Müslüman; sayıların gücüne inanmaz, onun için en büyük sayı 1’dir” sözünü benimseyenlerdenim… Zira sayılar insan içindir… Gerçekte tek bir gücün olduğu bildikten sonra daha az güçlü diye bir şey yoktur…
Zamanın birinde bir delikanlı ile hasımları karşılaşmışlar… Delikanlı tek başına iken hasımları beş kişiymiş… Kavga çıkmış ve kavga devam ederken delikanlı orada bulunan bir sandalyeyi eline kaptığı gibi bir ona vurmuş, bir diğerine bir de öbürüne… Diğerleri kaçmış… Delikanlı köy kahvesine gittiğinde kimse kendisi ile konuşmaz olmuş… Çünkü demişler; “düşmanının elinde sandalye yoktu…”
Bizim insanımızın dünyasında; beş kişi ile savaşsan bile eline sandalye almaman gerektiğini düşünen ulvi bir düşünceden her kazananın tarafını tutan karaktersizliğe giden yol nasıl gelip geçti bilemiyorum…
Yıllardır yaşadığım olaylarda ilk dikkatimi çeken, güvenilecek insana karar verirken ilk dikkat ettiğim, okuduklarımdan ilk ayırt ettiğim birinci meselem; güçlü olanın değil haklı olanın yanında olmaktır…
Haklı olunan tarafta; güç ve onun getireceği haz zannedilen şeyler; ihmal edilebilir…
