Mesela televizyondaki ana haber bültenlerinden nefret ederdim… Çünkü bilirdim ki; o izlenen kanallardaki editörlerin seçtiği, izlememizi istediği görüntüleri, istedikleri yorumlarla izliyoruz… Buna karşın fikir beyan edemiyoruz… Aksi yöndeki bir açıklama belki de hiç gündeme gelmiyor, ya da sağı solu kesilip izlememiz gereken kısmını izletiyorlar…
Spor haberlerinden ve spor programlarından nefret ederdim… Futbol izlemeye olan ihtiyacımı asla ve asla karşılamadıkları gibi, hızla geçen spor turunun bir köşesinden görmeye çalıştığımız gol görüntüsü ve sürekli girilen reklamlar ve saçma sapan yorumlar yüzünden çileden çıkardım… Susuz birine damla damla su vermek gibiydi…
İlginç bir fikrim olduğunda bunu sadece çevremdeki insanlara anlatırdım, şaşırır veya şaşırmazlardı… Bu fikrimin nerelere yayıldığını bilemezdim, ayrıca fikirlerim için söylenmiş sözleri de herkes duyamazdı…
Çok fazla poz harcamamak için çok seyrek fotoğraf çekinirdik, onları görebilmek için tüm pozun bitmesini beklerdik… Elimizdeki tek ve kötü çıkmış poza defalarca baktıktan sonra dolaba kaldırırdık, kimseler görmezdi…
Bir filmin bir sahnesinin etkisi altında kalır, oradan esinlenerek fikirler oluşturur, sonra bunları kurgular ve yazılar yazardım… Ama kimse okumazdı…
Yeteneğin para etmesi zordu, aslında yeteneği izlemek de zordu… Çok yetenekli insanlar arada bir haberlerde görülürdü, o kadar…
Hepimiz bayağılaştırılıyorduk, kimse de ses çıkaramıyordu… Neye gülmemiz gerektiğini akşam yemeğinden sonra televizyonda izliyorduk…
Televizyonlarda bizim adımıza seçilmiş programlar olurdu, gazetelerde okumamız gerekenleri okurduk…
O zamanlar çocuktuk…
Gün geldi, devran döndü…
İnternet diye bir şey icad edildi…
Yazılar yazdım, yazılar okundu… Okundukça daha fazla yazdım… Daha fazla yazınca daha çok okundu… Daha çok okundukça daha fazla tanındım… Köşe yazarlığı, editörlük teklifleri aldım… Kendi sitemi kurdum, kendi paramı kazandım…
İstediğim bir gol görüntüsünü defalarca ve defalarca izledim… Yetmedi, klipler yaptım… İnsanlara “Futbol Farklıdır” dedim…
Her gün bir sürü fotoğraf çektim, bunları bilgisayara attım… Bazıları ödül kazandı, az olmayan bir kısmını arkadaşlarımla paylaştım…
İstediğim sitelerden istediğim haberleri okudum, istediğime yorum yazdım… Haberlere yapılan yorumları okudukça kimin neye inanıp inanmadığı ortaya çıktı… Artık okuduğumuz habere inanmak zorunda değildik, doğrusunu arayıp bulabiliyorduk…
Herşey düzeliyordu…
Herkes ne istediğine kendi karar veriyordu… Amatörlerin yaptığı şeyler de güzeldi, televizyonda yer almasalarda….
Çok çok büyük yetenekler, yan komşumuzun bahçesinde çekilmiş de olsa milyon kere izlenebiliyordu…
Resim ve yazı paylaşımının çoğalmasının ardından “Flash Player” teknolojisi ile artık video izlemek de çok kolaylaşmıştı… Bir videoyu izlemek için saatlerce beklemiyorduk…
İstedğimiz anda; bir balonun patlamasının binlerce kere yavaşlatılmış halini, sevdiğimiz dizinin en sevdiğimiz bölümünü, yeni çıkan master board teknolojisini, en ilginç canlıları, televizyonlarda asla yayınlanmayan yolsuzluk görüntülerini, amatörce çekilmiş paha biçilemeyecek filmler, mükemmel dublajları, basketbol konusunda inanılmaz yetenekli Yeni Zelendalı çocuğu, Barış Manço’nun 20 yıllık klibini, Amerikan askerlerinin Irak sokaklarındaki davranışlarını, Hababam Sınıfı belgeselini, Ricardo Quaresma’nın hayranları tarafından hazırlanmış videosunu, Cem YILMAZ’ın Leman Kültür’de ilk sahne alışını ve daha bir çok şeyi…
Getirileri saymakla bitmeyecek nimete ve halk olarak daha ileri gidebileceğimiz bir fırsata kavuşmuştuk… Bu durdurulamazdı….
….
Birkaç video yüzünden, videoların yayınlandığı sayfalar değil tüm site yasaklandı… Videoyu yükleyenler yerine halkımız cezalandırıldı… Sonra başka sitelere de yapıldı…
İnsanlara inanmayacakları şeyleri anlatmamayı tercih ederim, çünkü günümüzde,
aksi görüşlü kişilerin nasıl fikirlerine körü körüne bağlı olduklarını ve bu
fikirlerini savunmak için ne kadar saçma sebepleri olduğunu iyi bilirim…
Bir fikrimi açıklamak ve onlara yanlış yaptıklarını söylemek için değişik bir
yol bulmak gerekir… Robert Greene’in de dediği gibi, bir kimseye fikrinin yanlış
olduğunu söylersen, fikrine daha sıkı sarılacaktır…
Aynı şekilde bir insana nasıl olduğunu söylersen, kendini düzeltmek yerine
kafasındaki seni bozmayı tercih eder… Ona kendisini göstermenin yolu ayna
tutmaktır, mizah da bunun en güzel yollarından biridir…
Cem Yılmaz hakkında ön yargısı olanlara da, diğer herkese söylediğimi söylüyorum
ki; ön yargı kötü bir şeydir…
Sırf önyargıları kırabilmek için açtığım internet sayfamda da görebileceğiniz
gibi ön yargıların kırılması amacıyla bir sürü yazı yazmış birisiyim…
Cem Yılmaz’ın stand-up gösterilerini izlediğinizde göreceğiniz şudur ki aslında
anlatmak istediği bir şey var… Her ne kadar gösterisinde; “bu gösterinin bir
mesajı yok, gülmek üzere izleyin” dese de, ben her izlediğim ve her okuduğumdan
en az bir ders çıkarırım…
Son gösteriyi izlediğimde gördüm ki, kendisiyle neredeyse tamamen aynı dertleri
paylaşıyoruz…
Bunlardan –benim için- en önemlisi; peşin hükümlülük ve düşünmeden aptalca yorum
yapma konusudur… “Aptalca bir şey yapmak, aptalca bir şey söylemekten daha
iyidir”…. David Copperfild’in gösterisini izleyen bazı insanların; “kesin ip
vardır” diye yorum yapmaları, Titanic için; “sonunda batıyormuş” denmesi, Cem
Yılmaz’ın sunduğu küçük birer örnek de olsa, yıllardır arkadaş kaybetmeme neden
olan davranışlardır… Çünkü günümüzde de insanlar, bilmedikleri veya bildikleri
konularda öyle yorumlar yapıyorlar ki, bunlara tepki koymamak ya da bir şey
söylememek mümkün değil… (Örnek olarak “Harry POTTER Hakkında” yazımı
okuyabilirsiniz”)…
Bir arkadaşa MATRIX filmini izleyip izlemediğini sorduğumda, “ben öyle saçma
şeyler izlemem” demişti… Delirmiştim… Çünkü eğer izlediysen, saçma olmadığını
görmüş olman lazım… İzlemediysen zaten saçma olup olmadığını bilemezsin…
Kızdığım nokta, saçma bulması değil, bilmeden yorum yapması… Bana “Matrix ve
Felsefe” diye yazılar yazdıran, üzerine pek çok kitap çıkan, günümüzün
klasikleri arasında gösterilen, çekimi yıllar süren, çekimlere başlanmadan önce
yıllarca üzerine düşünülmüş ve bir felsefe üzerine oturtulmuş milyon dolarlık
bir film olması onun için önemli değildir, o yorumunu yapar, gerisine karışmaz…
Okulda bir arkadaşa Cem YILMAZ’ın son gösterisini izleyip izlemediğini
sorduğumda; “son gösterisi hiç komik değilmiş” gibisinden saçma sapan bir yorum
aldım… “Daha az komikmiş”, “beklendiği kadar komik değilmiş” gibi yorum duysam
tabi ki ses çıkarmazdım, ama 12 senedir yüksek bilet fiyatlarına rağmen kapalı
gişe oynayan, DVD’sinin çıkışı olay olan, internette binlerce sitede bahsedilen
bir gösteri için “hiç komik değilmiş” demek, benim o kişiye de notunu vermeme
sebep oldu….
Şunu da açıkça söylemeliyim ki artık olmamamız gereken bir yere doğru
sürüklenmekteyiz… Youtube adlı internet sitesinde Türk gençlerinin olur olmadık
yere her videoya hiç gocunmadan bir sürü küfürlü yorum yazmaları, Cem Yılmaz’ın
gösteride açtığı, filmlerde geçen küfürlerle ilgili konudaki görüşlerini de
savunmama yol açtı… Filmlerdeki küfürlerle ilgili konuşurken “sırf küfür etmek
için film mi çektik, sinema sektörü bunun için mi var” sözüne aynen katılıyorum…
Aslında her olayda yansıttığı, kendi insanımız… Özellikle çok güldüğüm
“Fıtık”,”Hasta ve hasta yakını”,“Hesap yapan adam” ayrıca; “10 derste nasıl
Anadolu Rock müziği yapılır”, konularında görüldüğü üzere anlatılan hep biziz…
Kendimize gülüyoruz çünkü komik…
Maalesef halk olarak kötü bir huyumuz var… İlk duyduğumuza inanırız… Bunu bilen
medya da nasıl düşünmemizi istiyorsa öyle haberler yayınlar… Bunu kötü niyetli
kullanan insanlar da var… “Çamur at, izi kalsın” heralde en çok bizim ülkemizde
etkilidir... PKK’nın yaşattıklarına bakıp, tüm Kürt’ler öyleymiş gibi zanneden
ve Kürt’leri sevmediğini söyleyen, kötü örneklerine şahit oldukları için tüm
başörtülüleri öyle sanan, televizyonda kötü örnekleri olduğu için, hacı ve
hocaların tümünün kötü olduğunu düşünen bir sürü insan var ülkemizde… Kendi
aklını kullanmayıp her duyduğuna inananları Allah bildiği gibi yapsın….
Sözüm odur ki; gülmek için izlenen bir gösteriden bunları çıkarmak saçma da
görülse, ben almam gereken dersi çok güzel aldım… O da; “bir insanın fikrini
değiştirmek ya da önyargısını kırmak istiyorsan; ya güldürmelisin ya da
ağlatmalısın”….
Son gösterisinin daha az komik oluşu doğrudur, ama bu gösterisi benim için en
değerli gösterisidir… Çünkü sanki veda edermişcesine söylemek istediklerini
söylemiştir… “Bir tat bir doku” oyunundaki mükemmel ve özgün espriler bunda
seyrek de olsa, yine de yeteneğini harika bir şekilde kullanmış…
Her ne olursa olsun, şuan piyasadaki en izlenesi videodur…
Önyargılı olmadan, kendi aklımızı kullandığımız ve saçma yorumlardan kaçınmamız
dileğiyle…
Geçen gün dükkanda yoğun iş
temposu arasında birisinin "Dudaktan Kalbe" isimli kitabı sorduğunu duydum...
Elbette bu olağan birşeydi... Olağan olmayan yılda birkaç tane satan bu kitabın
aynı gün içinde defalarca sorulmuş olmasıydı.... Bu işte bir iş var diye
düşündüm....
Sonradan öğrendim ki "Dudaktan
Kalbe"nin dizisi yapılıyormuş; tıpkı "Yaprak Dökümü" gibi....
Dizilerin kitap satışlarını
arttırması değil de, insanımızın bilgisiz olması noktasına takılıyorum...
Daha önce de bahsettiğim üzere,
insanlar dizi kitaba çevrilmiş zannediyorlar... Kitapta dizi oyuncuları hakkında
bilgi arayanlar, resimli olsaydı daha iyi olurdu diyenler, "koskoca diziyi
incecik kitaba sığdırmışlar" vs vs....
Dünyaca ünlü şark klasiği "Binbir
Gece Masalları"nı hayatı boyunca duymamış ve okumamış kişilerin "Binbir Gece"
isminde sadece isimleri esinlenilerek benzetilen bir dizi vasıtasıyla
dükkanımıza gelip "Binbir Gece Masalları" isimli kitabı istemeleri ve kitabın
içinde "Şehrazat"ın yanı sıra diğer karakterleri de aramaları ve bu insanların
maalesef bizim insanımız olmaları ne acıdır, değil mi....
"Ben Harry Potter'ın 2.cildini
almıyacağım, çünkü filmini izledim..." , "Yüzüklerin Efendisi'nin kitabı
çıkmış..." , "Aa, Yeşil Yol'u kitap haline getirmişler..." , "Da Vinci
şifresinin kitabını okumaya gerek yok..." vs. cümleler dükkanımızda
rastladığımız ve bir türlü alışamadığımız sözlerdir...
Yıllarca bir kitapçı dükkanında
çalışmak insanı "İnsan Sarrafı" yapıyor... Bir müşterinin daha önce kitapçıya
girip girmediğini birkaç cümlesinden anlayabiliyoruz....
Bazı filmi çevrilmiş kitapları
gören insanlar "Aaa, hemen bunun kitabını da basmışlar" diye bir yorumda
bulunabiliyor... İşte o an kitabın bu kadar aşağılanmasına tahammül edemiyorum
ve uzun nutuklarımdan birine başlıyorum....
Yakın tarihte "Kurtlar Vadisi"
dizisi sayesinde Soner YALÇIN ününe ün katmış ve kitapları daha çok satmıştı, bu
gayet normal... Çünkü kendisi dizinin konsept danışmanı, Soner YALÇIN
arayanların çoğu bilinçli geliyordu...
"Ihlamurlar altında" dizisinin
şiir kitabı da çok satıldı, çünkü okuyucu ne istediğini bilerek geliyordu....
Dizide geçen şiirleri arıyorlardı... Ne istediğini biliyorlardı....
Ama maalesef aynı bilinç reklam
amaçlı yapılmış dizi izleyicilerinde yok....
Almasanız bile arada bir
kitapçı dükkanlarına uğrayıp o kağıt ve cilt kokularını almanızı rica
ediyorum... Kitapçıları yanlız bırakmayın....