Yazılar
ÖSS Matematik Sorusu | Yazdır |  E-posta

Bir musluk bir havuzu 6 saatte doldurmaktadır. Havuz dolmaya başladığı anda bir tren İstanbul'dan yola çıkar. 12 havuz bakıcısı dolan havuzu günde 4 saat çalışarak , 1 dakika da 1 kovayı doldurmak suretiyle boşaltabilmektedirler. İstanbul'dan yola çıkmış olan trenin içi turşucuk dolu olup 6 numaralı kompartımanda 1 İngiliz 1 Fransız ve 1 de Türk bulunmaktadır. Türk, trene binmek üzere belediye otobüsüyle gelmiştir... Otobüs kadıköyden yola çıktığında içinde 32 yolcu bulunmaktaydı. İlk durakta 4 kişi bindi, 12 kişi indi, öbür durakta binen olmadı ama 8 kişi daha indi.  İnenlerden birinin ayağı bir çukura girdi.  Bu çukurda gündüzleri 90 cm yukarıya tırmanıp geceleri 40 cm geriye kayan bir solucan bulunmaktaydı. Trendeki fransızın elinde, içinde 100 misket bulunan 1 torba bulunmaktaydı. Bu misketlerden 50 tanesi kırmızı, 50 tanesi beyaz idi.  Fransız torbayı İngiliz'e uzatarak içinden 1 kırmazı misket çekmesini istedi.  İngiliz acaba kırmızı misketi bulabilmek için en az kaç misket almalıyım diye düşünmekteyken, havuz bakıcılarından birinin aklına bişey geldi. Kovayı tartarak kaç günde havuzu boşaltabilirim diye düşündü. 1 terazi bularak kovayı tarttı. Kova terazinin sağ kefesine konunca 20 kg, sol kefesine konulunca 22 kg gelmekteydi. Kovanın gerçek ağırlığını bulabilmek için doğru tartabilen ağırlıklar bulması gerektiğini biliyordu. Ağırlıkları tanesi 50 kuruş idi. Havuzun bakıcısının cebinde 625 kuruş bulunmaktaydı. Ağırlıklardan kaç tane alabilirim diye düşünürken, Kadıköy'den kalkan otobüs Selamiçeşme'ye gelmişti.  Otobüsün içinde aksi istikamette uçan bir sinek vardı. Sinek dakikada 20 metre uçabiliyordu.  Otobüste bulunan bir öğrencinin aklına bu sineğin otobüsün ön camımdan arka camına kadar kaç dakikada uçabileceği şeklinde bir soru geldi. Ancak cevabı bir türlü bulamıyordu, çünkü o gün bir sınava girmişti ve 4 yanlış 1 doğruyu götürüyordu.
toplam 80 soruluk 1 sınavda öğrenci kesin doğru 52 soruyu yapabildiğini biliyordu.  Geri kalan 28 sorunun doğru olma olasılığı her soruda 5 şık olduğuna göre 1/5 idi.  Bu durumda kaç puan alabileceğini düşünmekteyken, trenin makinisti treni otomatiğe bağlamış ve elindeki iskambil destesiyle oynamaktaydı.  En çok 32 kağıt çekerek kaç kupa gelebilir şeklindeki olasılık sorusunu hesaplamaya çalışıyordu, ama hesaplamakta çok güçlük çekiyordu çünkü annesi ile kendi yaşlarının toplamı 62 idi.  5 yıl sonra annesinin yaşı makinistin yaşının 2/7 si olacaktı. Doğal olarak anneme ne hediye almalıyım diye aklı meşguldü.  Bu durumda makinistin yaşı ile Erenköy'de otobüste bulunan yolcu sayısının çarpımı havuzun hacmine bölünürse , İngiliz 4 kırmızı misket çekene kadar tren Ankaraya kaç saatte ulaşır?

 
Google'ın işe alımda sorduğu sorular | Yazdır |  E-posta

Google gençlerin en çok çalışmak istediği firmaların başında. Ama içeri adım atmanın zorluğunu ön sınavdan seçtiğimiz birkaç mantık sorusuyla siz de görebilirsiniz. 11 milyar dolara yakın ciro, 3 milyar doları geçen net kâr... Hiçbir kullanıcısından hiçbir hizmeti için para istemeyen Google internet dünyasının en çok kazanan operasyonu olma özelliğini yıllardır koruyor. Bu başarısının arkasındaysa Stanford Üniversitesi'nde okurken yarattıkları arama algoritmasını başarıyla sitelerinde uygulayan Sergey Brin ve Larry Page'in dehası yatıyor. Bu iki mühendise orkestra şefliği yapan Başkan Eric Schmidt de yaratıcı zekâsıyla tanınıyor. Tepe takımın personel prensipleri ilk günden bu yana değişmiş değil: sadece en iyilerle çalışmak.
 

Firma işe alım öncesi yaptığı zorlu görüşmelerle meşhur. İşe alınabilmek içinse mülakatlarda bir kişinin bile hakkınızda olumsuz görüş bildirmemesi gerekiyor. Başta ABD olmak üzere birçok ülkede araştırmalarda gençlerin ilk çalışmak istediği şirket olarak çıkan Google'ın mülakat öncesi testleri bile yeteri kadar zorlu. İşte sizin için seçtiğimiz birkaç örnek:

-Bir otobüse kaç golf topu sığar?
-Bozuk para boyutuna ininceye kadar sıkıştırıldınız ve kütleniz orantısal yoğunluğunuzu koruyacağınız kadar ufaldı. Ardından bir kıyıcı (blender) içine atıldınız ve 60 saniye içinde çalışmaya başlayacak. Ne yapardınız?
-Veritabanının ne anlama geldiğini sekiz yaşındaki kuzeninizin anlayacağı bir şekilde açıklayın.
-Saatin akrep ve yelkovanı günde kaç kere üst üste gelir?
-A noktasından B noktasına ulaşman gerek ama başaracağın kesin değil. Ne yaparsın?
-Dolabında o kadar çok tişört var ki seçmekte zorlanıyorsun. Daha kolay seçim yapmak için ne yaparsın?
-Bir köyde her 100 evli çiftin birinde koca, karıyı aldatıyor. Her kadın kendi kocası dışında hangi erkeğin aldattığını biliyor. Köyde zina yasak ve kadına kocasının aldattığını spatladığı anda öldürme yetkisi veriyor. Hiçbir kadın bu kurala karşı koyamıyor. Bir gün kraliçe köyü ziyaret ediyor ve en azından bir erkeğin zina yaptığını söylüyor. Ne olur?
-Hep erkek çocuk istenen bir köyde aileler erkek çocuk doğuncaya kadar doğurmaya devam ediyor. Erkek doğarsa da artık çocuk yapmıyor. Bu köyde kızların erkeklere oranı ne olabilir?
-Bir otoyolda 30 dakika içinde bir araca rastlama oranı yüzde 0,95 ise 10 dakikada rastlama oranı nedir?
-Kolundaki saat 03:15. Akrep ve yelkovanın açısı kaçtır? (Sıfır değil!)
-Dört kişi gece karanlığında bir ip köprüden geçmek zorunda. Ancak sadece bir el fenerleri var ve içindeki pil 17 dakika yetecek. Köprü aynı anda iki kişiden fazla taşıyacak kadar sağlam değil ve el feneri olmadan geçmek için çok tehlikeli. Her kampçının geçiş hızı da farklı. Bir 1 dakikada, diğeri 2 dakikada, diğeri 5 ve en yavaşı 10 dakikada geçebiliyor. Nasıl olur?
-Bir partidesin. Sen ve arkadaşınla birlikte 10 kişi var. Arkadaşın seninle aynı gün doğmuş her kişi için 1 dolar vermek üzere bahse giriyor. Ama bulamadıkların için de 2 dolar alacağını söylüyor. Bu bahse girer miydin?
-Dünyada kaç piyano akortçusu var?
-Aynı boyda sekiz topun var. Hepsi aynı ağırlıkta ancak bir tanesi biraz daha ağır. Bir terazide sadece iki defa tartarak hangi topun daha ağır olduğunu nasıl bulabilirsin?
-5'ten 1'e doğru azalan rütbelerle beş korsanın var. En rütbeli korsan toplam 100 altının nasıl bölüşüleceğine karar verme hakkına sahip. Ancak diğerleri de onun kararına oy veriyor ve yarısından azından oy alırsa öldürülüyor. Kendi payını en fazla tutup hayatta kalması için nasıl bir paylaşım yapmalı?

 
Kim neyi biliyor | Yazdır |  E-posta

Birlesmis Milletler,tüm ülkelerde on yıl önce bir araştırma yapmış ve katılan kişilere şu soruyu sormuş: "Dünyanın, ABD dışındaki ülkelerinde görülen gıda kıtlığı konusundaki kişisel görüşünüzü ,Allah aşkı adına lütfen özgür bir biçimde açıklayınız."Ülkelerin yanıtları değerlendirildikten sonra şu sonuç çıkmış:
Çin'de "Tanrı askı"nın ne olduğu bilinmiyor.
Rusya'da "Özgür biçimde açıklama"nın ne olduğu bilinmiyor.
Afrika'da "Gıda"nın ne olduğu bilinmiyor.
Batı Avrupa'da "Kıtlık"ın ne olduğu bilinmiyor.
Doğu Avrupa'da "Kişisel görüşün ne olduğu bilinmiyor.
Güney Amerika'da "Lütfen"in ne olduğu bilinmiyor.
Ve ABD'de "ABD dışındaki ülkeler"in ne olduğu bilinmiyor..

 
Amerikalıların Zeka Seviyeleri | Yazdır |  E-posta

Amerika’da Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği eğitimi gören bir Türk öğrenci, içinde yaşadığı Amerikan toplumu ile ilgili gözlemlerini anlatıp “Amerika neden böyle?” sorusuna cevap bulmaya çalışıyor :

Geçenlerde McDonalds ta 3.01 dolar tutan borcumu ödemek için 5 $ yanında da 1 cent verdim. Adam, önce 5 $ dan ne kadar para vermesi gerektiğini hesap makinesiyle hesapladı, önce hesap makinesinin gösterdiği 1.99 doları bana bir sürü bozuk olarak geri verdi, sonra bir cent daha verdi.

Ben, “Niye bu kadar bozukluk veriyorsun, direkt 2 dolar kağıt para versene” dedim. Bu sefer 5.01 den 3.01 i çıkardı ve hesap makinesinde 2 rakamını görünce bendeki paraları alıp 2 $ ı verdi.

Şimdiye kadar hiçbir mağazada, kasiyerlerin bozuk para ödemek durumunda kaldıklarında bir miktar daha isteyip üstünü bütün para olarak verdiklerini görmedim.
***

Amerikalı mağaza sahipleri, “Mağazamızda gizli kamera sistemi vardır” diye yazdıktan sonra ya müşteri bu yazıyı okuduktan sonra “Gizli kamera satın almak istiyorum” derse diye uyarının altına “Gizli kamera sayesinde yapılan hırsızlıkları tespit ediyor ve görüntüleri mahkemede delil olarak kullanabiliyoruz” şeklinde not düşüyorlar.***

Bir bankanın ATM kartı müracaat formunda şu pargrafın altını imzalamanızı istiyorlar : “Beş haneli banka şifremi sayılardan ve harflerden oluşturacağıma, şifrenin tamamında aynı harfi veya rakamı kullanmayacağıma Q ile 0 ı, 2 ile Z yi karıştırmayacağıma yemin ederim.”
***

McDonalds firmasından aldığı kahveyi içerken üzerine döktüğü için bacağını yakan bir kadın, kağıttan kahve fincanının üzerinde “Dikkat! Sıcaktır.” yazmadığı için McDonalds ı mahkemeye verir ve mahkeme sonunda binlerce dolar tanzimat kazanır.
***

Amerikalı kadının biri evine yeni bir mikrodalga fırın satın alır. Kadının bir de çok sevdiği kedisi vardır. Bir gün kadının kedisini yıkar. Tabii yıkadıktan sonra da kurutması… Kadının aklına bu işi çabucak halledebileceği parlak bir fikir gelir ve ıslak kediyi alıp mikrodalganın içine koyar. Zavallı kedi, fırının kapağı tekrar açıldığında ölü bir şekilde fırının içinde yatıyordur. Bu durum karşısında kadın sevgili kedisini kaybetmenin intikamını almak için mikrodalga fırını üreten firmanın aleyhine yüklü bir tazminat davası açar.

Mahkemenin aldığı karar şöyledir : “Üretici firma, fırının kullanma kılavuzunda ‘içinde kedinizi kurutmayınız’ yazmadığı için suçludur ve istenen tazminatı ödemekle yükümlüdür.”
***

İnsan, böyle haberleri dergilerde, gazetelerde okuyunca “Bunlar Amerika gerçekleriyse neden onların durumu öyle de, Türkiye böyle?” sorusunu kendine sormadan edemiyor.

Sorunun cevabı genel hatları ile şöyle verilebilir : Amerika da arabanın şöförü olan devlet sürekli gaza basıyor, Amerika içindeki herkes ilerliyor. Bizde ise halk arabayı ittiriyor şöförler ise frene basıyor. Sonuçta Amerika halkına rağmen uçuyor, Türkiye halkına rağmen yerinde sayıyor.
***

Yine konu ile alakalı olarak insanın aklına hemen devlet-vatandaş ilişkilerinin düzeyi geliyor. Bu konuda batı ile aramızdaki anlayış farkını görmek için pasaportlara bakmak yeterli oluyor.

Bizim pasaportları açtığınızda : “Bu pasaport 16 sayfadan oluşur. TC nin malıdır, bulunduğunda en yakın resmi kuruluşa verilmelidir.” gibi bir sürü ifade görürsünüz. Yani vatandaş olarak sizi hiçe sayan, defteri koruyan, insanına değil, defterine sahip çıkan bir sürü laf kalabalıkları…

Bir İngiliz’in pasaportuna baktığınızda ise “Bu pasaportu taşıyan kişi, dünyanın neresinde olursa olsun Britanya Kraliçesi’nin ve İngiliz Hükümeti Dışişleri Bakanlığı’nın koruması altındadır.” ifadesini görürsünüz.

Amerikan pasaportunda da, pasaportu taşıyan kişinin başına birşey geldiğinde, hemen, en yakın Amerikan temsilciliğine haber verilmesini ister.

Devletin kendi insanına ne kadar değer verip sahip çıktığının önemli göstergeler bunlar…

Ayrıca batıda memur kelimesinin karşılığı “public servant” tır. Yani “halkının hizmetçisi“… İngiltere de en üst düzey bir kamu görevlisinin bile, en sade vatandaşına yazdığı bir yazıya veya dilekçeye verdiği cevabın altına : “Your obedient servant : Sadık hizmetkarınız” diye imza atar. Bizde ise memur, halkın değil “devlet memuru” sıfatıyla devletin hizmetçisidir.

Devamını oku...
 
Goethe'den Güzel Sözler | Yazdır |  E-posta

Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır: Zamanınızı ve neşenizi çalarlar.

Aşk imkansız birçok şeyi mümkün kılar.

Aşk ve sevinç büyük çabaların kanatlarıdır.

Ayrılık, aşk bağının yenilenmesi demektir.

Bilgi arttıkça, huzursuzluk da artar.

Bir kişinin sözleri önemli değildir; iki yanı da dinlemeli.

Bir şey her şey için, her şey bir şey için vardır.

Biz, içimizdeki bir çelişkiden kaçamayız; onu dengelemek zorundayız. Başkaları bize karşı gelirse bu bizim değil, onların sorunudur.

Büyük yükleri kaldırabilmek için onların ortasını bulmak gerekir.

Çok soruyorsan, kötü bilgi almışsın demektir.

Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar.

Deli üfürür, bilgi konuşur.

Delilik çoğunlukla başka bir kılığa bürünmüş akıldan başka bir şey değildir.

dışarıda gereğinden az ya da pek fazla (olunabilir) Ama evde hep ölçü ve amaç (şarttır).

Duvarlaşmış delilikler vardır, akıcı delilikler görünmez delilikler! İlki en çok göze çarpar.

Dünya bir hapishanedir.

Dünya güzeldir, ama bir şairin gözüyle daha da güzel olur.

Dünyada başkalarının deliliklerinden çıkar sağlamaktan daha kurnazca bir şey olamaz.

En büyük zorluklar, onları aramadığımız yerlerden çıkar.

Gönlümüz bize aklımızdan daha yakındır.

Görev, içinde bulunduğumuz zamanın bizden istediği şeydir.

Hayatımda yeterince öğrendim ki deliler akıllı insanlardan ancak daha deli olmak için ne gerekiyorsa o kadarını öğrenip kabul ediyorlar.

Hayatın nimetlerinin değerini bize öğreten, ancak hayatın zahmetleridir.

Her dedikodu, orada olmayan biri hakkında yapılıyorsa, inanılmayacak kadar tatlı değil midir?

Her su olan yerde kurbağa yoktur, ama kurbağa sesi olan yerde su vardır.

Her türlü gösterişte ölçülü davranmalı, buna karşılık iç dünyayı, düşünce ve ruhu elden geldiğince yükseltmeli.

İnsan ancak anladığı şeyi duyar.

İnsan ilişkilerin hakiki temeli aslında kişilikte yer alır.

İnsan kendini hiçbir yerde, karıncalar gibi kaynaşan kalabalığı yarıp geçtiği zamanki kadar yalnız hissedemez.

İnsan, babasına borçlu olduğu saygıyı, ancak baba olduğu zaman duyar.

İnsanın bir şeyi öğrenebilmesi için her şeyden önce o şeyi sevmesi gerekir.

İnsanlar önce para kazanmak için sağlıklarını, sonra da sağlıklarını korumak için paralarını harcarlar.

Kendi kendimize yardım edersek, Tanrı da bize yardım edecektir.

Keyfimin yerinde olduğu yer vatanımdır, derler. Bu teselli edici özdeyiş eğer "yararlı olduğum yer vatanımdır", şeklinde olsaydı daha iyi söylenmiş olurdu.

Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak bir sanattır.

Mükemmel insanların aksayan tarafları daha çok göze batar.

Orta yol herhalde en çok sevdiklerimize karşı güven ver sır saklama konusunda istemeye değerdir.

Öğrencilerin bilmeleri gerektiğinden daha çok şey bilmeyen bir öğretmenden daha korkunç hiçbir şey olamaz.

Öğüdü de işi de herkes kendinde aramalı.

Ölçülülüğü ana ilke kabul eden kimse; kendini hiçbir tekyanlılıkla suçlayamaz.

Ölçülülük katkısız mutluluk kaynağıdır.

Önemli olan, hep ölçüdür; yoksa şampanya bile zehirli olabilir.

Ruh, hayatı hep yanında taşır, yani ölemez.

Samimi olmayı vaad edebilirim; tarafsız olmayı asla.

Sevgi her şeyi birleştirir.

Sevmek, inanmak demektir.

Siz kendinize inanın, başkaları da size inanacaktır.

Sözler şairin silahlarıdır.

Umutsuzluklarımız hiç beklemediğimiz yerde karşımıza çıkar.

Vatanını tanımayan insanın yabancı ülkeler için bir ölçüsü yoktur.

Zeki adam kendini frenledi mi mutlu oldu demektir.

 

Goethe'nin ölmeden önceki son sözü; 'ışık, daha fazla ışık...'

Devamını oku...
 
Hassasiyet Lütfen | Yazdır |  E-posta

Sayın yetkili;

"% 99'u Müslüman olan memleketimizde Müslüman kesimin zihninde dinî bir anlam ifade eden kutsal isimlerin tüm Türkiye'nin seyrettiği dizilerde küçük büyük herkesin beynine kötü imajlar kullanılarak gerçek mânâları dışında kötü bir biçimde yerleştirilmektedir. Bunun tesadüf olduğunu söylemek saflık olur. Bu dizilerin yapımcıları ve arkalarındaki güçler yetkililerce incelenmelidir. Bu şekildeki farklı dizilerin birçoğunun yayınlandığı kanalın ortak adresinin ATV oluşu da dikkate değerdir.

"Gafur: Kelime anlamı olarak, bağışlamada, merhamette sınır tanımayan anlamına gelmekte olup Allah'ın 99 isminden biridir. Çarşamba günleri ATV'de yayınlanan Avrupa Yakası dizisinde psikopat, elinde bıçakla dolaşan, kendisinden her türlü kötülük beklenebilen, cinsel sapkınlıklar sergileyen, özürlü giyinen, komşunun karısına göz dikmiş tipleme.

"Burhan: Sağlam delil mânâsına gelmekte olup Kur'ân-ı Kerim'in isimlerinden biridir. Avrupa Yakası dizisinde ise psikopat, aptal, cinsel sapkınlıklar sergileyen, dedikoducu, salak tiplerden birinin adı.

"Tacettin: Dinin tacı anlamına gelmekte olup Avrupa Yakası dizisinde en şapşal, salak, beyinsiz, herkesin arkasından dalga geçtiği, kolay işletilebilen cahil karakterin adı.

"Aziz: En yüce, en üstün anlamına gelmekte olup Allah'ın 99 isminden biridir. Aziz isimli karakter ise ATV'de yayınlanan Beyaz Gelincik dizisinde kadın pazarlayan, psikopat, katil, başkasının karısına göz dikmiş, aşağılık dizi karakterinin adı…

"Kadir: Her şeye gücü yeten mânâsına gelmekte olup Allah'ın 99 isminden biridir. ATV'de yayınlanan En Son Babalar Duyar adlı dizide sahtekâr, yalancı, para için her türlü dalavereyi çevirebilen başrol oyuncusu…

"Amil: Amel eden, ibadet eden, iş ve aksiyon sahibi anlamına gelmekte olup Peygamberimiz'in isimleri arasında yer almaktadır. Hayat Bilgisi adlı dizide ise aklı fikri para, sahtekâr, yalancı bir okul müdürünü canlandırmaktadır.

"Mennan: Çok ihsan eden, lütufta bulunan anlamına gelmekte olup Allah'ın 99 isminden biridir. Hayat Bilgisi adlı dizide ise üçkâğıtçı, düzenbaz, uyanık, yalancı, ikiyüzlü okul hizmetlisinin adıdır. Dizide, müdür, "Mennan gel lan buraya hayvan" demekte, Allah'ın bu güzel isminin böyle aşağılayıcı bir cümlede kullanılması kesinlikle kabul edilebilir değildir.

"Bu isimler toplumumuzda "Allah'ın kulu" mânâsına gelen Abdülkadir, Abdülmennan, Abdülaziz şeklinde kullanılırken veya kullanılması gerekirken bu dizilerde Abdül kısmının çıkarılıp direkt olarak Allah'ın 99 isminden biri olarak kullanılmaktadır. Dizilerde öne çıkarılan, imrendirilen isimlerin neden yukarıda bahsedilen isimler gibi olmadığı da bir başka soru işaretini aklımıza getirmektedir.

Devamını oku...
 
Türkçe'nin Matematiği | Yazdır |  E-posta

Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir zihin jimnastiği
"Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe'yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal'in romanları 3.500 kelimeyi geçmez" görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe'nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce'ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe'nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.
Başka bir dilden Türkçe'ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe'de anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe'nin, referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.


İngilizce-Türkçe sözlükte "sick", "ill" ve "patient"ın karşısında hep "hasta" yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe'de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: "doktor falanca beyin hastası olmak", "böbrek hastası olmak", "internet hastası olmak", "filanca şarkının hastası olmak" arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
3+5=
12+5=
38+5=
yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı "+5" yazdığı halde!
Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe'de de hepsinde aynı "hastası olmak" ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe'nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0'dan 9'a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

Türkçe'deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe'ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği öğrenildiğinde, sadece "x=6", "y=23" olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce’de "go", "went" olurken "do", "did" olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: "foot", "feet" olurken "boot", "beet" değil "boots" olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

Türkçe'de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir. Türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği "alma" olması gereken meyve isminin "elma" biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1'leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.

Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
ev ler evler
1.0 0.1 1.1

Türkçe'deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1'dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe'de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece "ler" dediğinde, alacağı tepki: "anladık ler de, neler?" türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade
kırmızı
0.1.0
kıp kırmızı
1.1.0
kırmızı msı
0.1.1
kıp kırmızı msı
1.1.1

Türkçe'deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. "Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı +msı; [1.1.1]) bir renk aldı" dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:

011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman





kök kişi matematik ifade

yeterlilik Oku (y)abil di m = 1.1.0.01.0.0.011
olumsuz Oku (y)a ma z mış sın = 1.1.100.0.1.010
zaman Gel me (y)ecek ti = 1.0.1.10.1.0.000
zaman Git me di k = 1.0.1.01.0.0.111
hikaye Şaşır abil ecek ti niz = 1.1.0.10.1.0.110
rivayet Bil (i)yor lar = 1.0.0.11.0.0.100

kişi

tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman "di'li geçmiş" ve "miş'li geçmiş" olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...) Sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

"dün ahmet camı kırdı" cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle
matematik değer
0001
matematik değer
0011
matematik değer
0111
matematik değer
1111

1 dün ahmet camı kırdı.
2 dün camı ahmet kırdı.
3 ahmet dün camı kırdı.
4 ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün ahmet kırdı.
6 camı ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
1. Cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
3. Cümle: ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).
4. Cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor olabilirdi).
5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
6. Cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep 'i' haliyle "camı" olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di'li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001'den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip - passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe'nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe'nin bu özelliğini "insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. "Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe'nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon! " süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vb.) oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe'nin yanısıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle "sezdikleri gibi algılamaya" yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar "herkesçe bir örnek" algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.


Devamını oku...
 
Trabzonspor'un şampiyon olduğu yıllar | Yazdır |  E-posta

1974-75 sezonunda birinci lige çıkmıştır. şampiyon olduğu sezonlar şöyledir:

1975-76
1976-77
1978-79
1979-80
1980-81
1983-84

Trabzonspor'un arka arkaya şampiyonluklar yaşadığı bu yıllar aynı zamanda Türkiye'deki gelir dağılımının en eşit olduğu, ortadirek ve alt tabakanın en güzel zamanlarını yaşadığı yıllardır. Özellikle 1980-81 yani ihtilal olan yıl İstanbul takımları tamamen dağılmıştır. O yıl Galatasaray 5 puan farkla 3., Beşiktaş 8 puan farkla 5., Fenerbahçe 10 puan farkla 12. olmuştur. O yıllarda İstanbul takımları kupalarda da hiçbir varlık gösterememiş, kupa yarı finaline 4 anadolu takımının kaldığı yıl gazetelerde, Anadolu takımları İstanbul takımlarının ruhuna fatiha okurken resmedilmiştir.

1984'ten sonra Türkiye küçük amerika olma yoluna girdi. Serpil çakmaklı saçlı karılar, küçük emrah bakışlı çocuklar, "yalçın nereye koşuyor", "banker kastelli" türü maceraların yılları başladı. İşte ondan sonra ne Trabzonspor bir daha şampiyonluk görebildi ne de Anadolu takımları bellerini doğrultabildi.

Trabzonspor tesadüfen 6 kere şampiyon olmuş, lazların(?) şaşırtmacalarıyla yıllarca şampiyon olmuş bir takım değil, bizatihi Anadolu'nun Türkiye'deki yerinin futbola izdüşümüdür. Trabzonspor'un şampiyon olduğu yıllar aynı zamanda Türkiye'de "evsiz" kelimesinin anlamının bilinmediği, Hababam Sınıfı'yla Tosun Paşa'yla türk sinemasının zirvesine ulaştığı yıllardır. Türk müziğinde kapı gıcırtısı sesli arabeskçilerin ya da boru sesli çingene karıların ya da tekerlemeden şarkı yapan zibidi popçuların değil Moğollar'ın, İlhan İrem'in, Barış Manço'nun, Cem Karaca'nın hakim olduğu yıllardır. O yıllar, Türkiye'nin "yakında" mutlu günlere kavuşacağına inanılan, zengin fabrikatör Hulusi Kentmen'in oğluyla fabrika kızının birbirlerini sevebileceğine inanılan yıllardır. O yılları sadece Trabzonsporlular arıyorsa bunda bir yanlışlık var demektir.

Devamını oku...
 
Solaklık | Yazdır |  E-posta

Solaklık, bireyin sol elini, sağ eline göre gündelik işlerde daha baskın olarak kullanmasıdır. Sol el ile yazı yazmak ve yemek yemek, solaklığın en çok göze çarpan örnekleridir.

İnsanların beyninin iki yarıküresinden birisinin baskın olması sol ve sağ ellerden hangisinin yoğunlukla kullanılacağını belirler. Sağ beyin yarıküresi baskın olanlar sol elini, sol beyin yarıküresi baskın olanlar ise sağ elini kulanıyorlar.

Solyanlılığın nereden kaynaklandığı konusu, bilimin halâ çözemediği sırlar arasında yer almaktadır. Bugüne kadar yapılagelmiş araştırmalardan, uygulanan test ve anketlerden çıkan sonuçlar; şu an için kesin bir yargıya varabilmek için yeterli görünmemektedir.

Sağ veya solyanlılıkla ilgili teoriler, iki genel gruba bölünebilir: Bir grup, sağ veya solyanlı olmayı doğrudan doğruya bünye ve yaratılış farklarından olduğunu, diğer grup ise, bunun bir öğrenme ve alışkanlık sonucu olduğunu kabul etmektedir.

Bünye ve yapılış farkı teorisini tutanlar, bunu soyaçekim, iç organların eşit olmaması, vücudun her iki tarafındaki temiz kan damarlarının aynı hızla gelişmemiş olması, kol kemiklerinin aynı büyüklükte olmaması ve çocuk henüz doğmadan ana rahmindeki duruşunun yaptığı bünye farkları gibi şeylerle anlatmaya çalışmışlardır. Öğrenme teorisini ileri sürenler ise, çocuğun sağ veya solyanlı olmasının, ana-babanın yahut dadı veya mürebbinin çocuğa verdiği alışkanlıklara bağlarlar.

Solyanlılığın kalıtım yoluyla oluştuğu ilkesiyle hareket ederek yapılan bazı incelemelerde, sağ ellerini kullanan anne-babaların çocuklarının %10’undan daha azı solak olurken, bu oran sol elini kullanan ebeveynlerin çocuklarında %35’i aştığı belirtilmektedir. Bununla birlikte, yapılan araştırmaların bazılarında da, sağ veya solyanlılığın soya çekimle ilgisinin pek şüpheli olduğu ileri sürülmektedir. Diğer taraftan, beyinle ilgili yapılan son gelişmeler ışığında, sadece el yanallığına bakarak yanlılaşma ya da solyanlılığın nasıl ortaya çıktığı hakkında genel bir yargıya varmak, mümkün gibi görünmemektedir. Bu sebepledir ki, bu araştırmada, daha çok el yanallığı çağrışımı yapan “solak” veya “sağlak” kelimeleri yerine, vücudumuzun çift olan organların yanallığını ifade edeceği düşünülen “solyanlı” ya da “sağyanlı” kelimelerinin kullanılması tercih edilmiştir.

Solyanlılığın doğuştan, kalıtımsal bir özellik olduğunu düşünen uzmanların yanı sıra, bazıları da, kalıtımsal gibi görünmesinin, yani solyanlı anne veya babaların solyanlı çocukları olmasının; en azından bir ölçüde, çocuğun anne veya babasının davranışını taklit etmesinden kaynaklandığını öne sürmektedirler.

Solyanlılığın kalıtımla olan bağı üzerinde yaptığı çalışmalar sonunda hayal kırıklığına uğradığını söyleyen Kanada’nın Columbie-Britannique Üniversitesi’nden Stanley Coren, şu an için kesin bir yargıya varabilmede araştırma ve bulguların yetersiz olduğunu, ispat edilmiş ve kesin sonuçları alınmış bir çalışmanın bulunmadığını belirtmektedir (COREN, 1992. Buna karşılık, G. Robin, (FOULQUIÉ, 1994'den naklen), “solyanlılık, beynin sağ yarıküresinin dominant olmasıyla ilgili olduğu kadar, aileden ve ırsiyetten geldiği kabul edilebilir” demektedir.

Kalıtımın etkisi tümüyle göz ardı edilmemekle beraber, yapılan araştırmaların sonuçları o kadar belirsizdir ki, sağyanlı veya solyanlı olmanın, kalıtımdan kaynaklandığını söylemenin güç olduğu düşünülmektedir. Bazı araştırmacılar, solyanlılığın kalıtımsal gibi görünmesini, yani solyanlı anne ya da babaların solyanlı çocukları olmasını, daha önce belirtildiği gibi, en azından bir ölçüde, çocuğun, anne ya da babasını taklit etmesinden kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Fakat, bütün bu görüşler, henüz tam olarak ispatlanamamış ve birer varsayım olmaktan öteye gidememiştir.

Yanallaşmanın genetikle olan ilgisi hakkında, internetteki bazı web sitelerinde şu istatistiklerle rastlanmaktadır: Eğer çocuğun annesi ve babası sağ elini kullanıyorsa, çocuğun solyanlı olma oranı %2'dir. Bu rakam, anne ve babadan biri solyanlı ise, %17'ye yükselir. Eğer ikisi de solyanlı ise %50'ye sıçrar. Bu rakamlara nadiren rastlanmakla birlikte, Mc Manus ve Bryden (1992)'in ortak araştırmasında şu sonuca varmışlardır: Sağ elini kullanan anne-babanın solyanlı (en azından sol elli) bir çocuğa sahip olma şansı %9,5'tur. Bu oran, eğer anne-babadan biri solaksa (daha çok anne), %19,5'a yükselir. Bu araştırmanın analizleri sonucunda verilen diğer bir bilgiye göre de, Solyanlı ebeveyne sahip çocukların %26,1'i de solyanlıdır.

Bütün bunlar, aşırı vakalar bir tarafa bırakılırsa, hem soya çekimin hem de öğrenmenin etkisi olduğuna işaret etmektedir. Sağ ya da sol eli tercih etmek her neden ileri gelirse gelsin, bunun pek küçük yaşta yerleştiği ve bütün hayat boyunca öyle kaldığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber, herhangi bir sebeple tercih ettikleri eli kullanamayacak hale gelince, diğer elin onun yerine geçtiği ve bu işi oldukça iyi bir şekilde yapmaya alıştırıldığı da görülmüştür.

Solak olmanın bazı avantajları ; boks, eskrim, futbol, voleybol, taekwon-do, judo vs. spor dallarında avantaj sağlayabilir...Ayrıca insanı diğer çoğunluktan ayırdığı için psikolojik olarak kendini iyi hissettirdiği de saptanmıştır. Ayrıca beynin sağ lobunun daha çok çalışması nedeniyle mantık işlemlerine yatkınlık söz konusudur...

Devamını oku...
 

Anasayfa arrow Yazılar

Haftanın Sözü

"Akıllı olan herşeyi fark eder,aptal ise fark ettiği her şey üzerine konuşur"

Dünya Atasözü

Tüm Sözler

Bugünlerde Okuduklarım



internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.